Susma!

  • 13/12/2006

Susma yadê!
Sen Susarsan
Amed surlarında oynayamaz çocuklar
Küser kırlangıçlar
Dicle Susar
Fırat Susar

Bak Dayê
Deniz darağacında
Yusuf, Hüseyin yağlı urganda
Bir kartal gibi kanatlarını açamadan
Tekmeledi hepsi sehpasını
Türkü söylercesine bağırdılar
Halkların kardeşliği'ni

Metin'i dövdüler dayê
Taş duvarlar çatladı hırsından
Sen niye susarsın hala?

Küçücük bedeninde Uğur'un
On üç kurşun.
Oy hawar!
Enes  kanlar içinde.
Ax yadê!
Rozerin hâlâ üç yaşında
Babası sarmış kollarıyla 
İçine gizleyecek gibi
Cansız bedeninden habersiz...

Agit’ler
Mahir’ler
Sinan’lar
Hayri’ler...
Kemal'ler...
Onlar ki susmayasın diye
zılgıtlarınla yeşersin diye
“O Bérîtan sevdalar”a
Canlarını verdiler. 
     
Ezgili sesiyle Ahmet Kaya: 
'Ne Diyarbakır anladı beni ne de sen
Oysa ne çok sevdim ikinizi de bilsen.'
diyordu
oysa hem Diyarbakır anlar seni, hem de ben
iÅŸte bunun için seviyorum ikinizi  birden...

Başkaldıran nergis gibi dâye
SavaÅŸa inat
Mor menekşeler gibi gülsün dilin
barışa dönsün
dökülsün ezgilerle Dudaklarından
Ne Munzur sussun ne de Zap
Le dayê
bak gözlerim Heval Erdal'ın gözleri
Yarınları muştuluyor.
Susmaaaaaa!

Susma Dayê
Sen Susarsan,
Dicle susar...
Fırat su/sar...
Sen susarsan Özgürlük susar

19. oct. 06 Genève

Bengül Yağıbasan"

Çîrok

  • 16/10/2006

Dışarısı çok kötü. Korkunç bir gök gürültüsü, fırtına ve hortumdan boşalırcasına yağan bir yağmur.

Çocukken böyle durumlarda hep neneme sığınırdım. Gök gürültüsünü duymamak için, onun ÅŸevkatli kollarının arasına saklardım başımı. Nenem önce saçlarımı okÅŸar sonra öper ve” netirse berxika min, netirse xezala min netirse. Pîrka te li cem te ye ‘... der , bana sıkı sıkı, hiç bırakmamacasına sarılırdı. Korkumun tamamen geçmesi için çîrok anlatırdı.

Yek hebû , yek tunebû ,demakî keçikek gellekî bi çûk û xweşik hebû ....

O güzel kollar öylesine teselli olurdu ki bana, her seferinde çok geçmeden uyurdum. Uyandığımda yağmur çoktan durmuş, o korkunç sesler yerini kuş cıvıltılarına bırakmış olurdu ve ben anında çıkardım bahçeye. Bir de sihirli bahçesi vardı, nenemin. İçinde her türlü ağacı, bitkiyi ve rengârenk çiçekleri, gülleri barındıran bir bahçe. Ağaçlar, çok güzel görünürlerdi. Çiçekler daha renkli...Islak toprak kokusu sarardı her yeri. Yağmur sonrası içimi saran o baygın koku ile sarhoş olurdum adeta...ve hep gökkuşağının esrarengiz renklerine takılırdı bakışlarım bilinçli, bilinçsiz...

Böyle anlarda gökgürültüsünün korkusunu bastırırdı sanki, nenemin anlattığı çirok ve gökkuşağı. Bir umut gibi, bir düş gibiydi o renklerin tılsımını çözebilmek. Her renk ayrı bir dünya idi, her dünyanın içinde farklı coğrafyalar vardı ve ben hep umutta kalmayı tercih etmiştim. Ya şimdi, şimdi neredeyim peki?...

Şu an yine o günlerden birini yaşıyorum. Yine korkunç bir yağmur; korkulu rüyalarım haline gelmis gök gürültüsü...Ama bu kez sığınabileceğim limanim, canım, nenem çok uzakta. Bana çirok anlatan o sihirli ses, guzel şevkatli kollar nerede ki? Üstelik artık gökkuşağım da yok...çocukluğumu özlüyorum....

Keşke mümkün olabilseydi; çocukluğumun geçtiği o sihirli bahçeye yeniden dönebilmek...ve dünyayı gökkuşağının büyülü renkleri ile boyamak...

 

Bengül YAGIBASAN

Canim babam, Seni cok ozledim

  • 26/9/2005